Murat Cemcir: Bu korkuyla yüzleşmem lâzımdı



5 yıl içinde yardımcı oyunculuktan başrole çıkmasının yanı sıra, hali hazırda Türk sinemasının en çok izlenen 20 filmi arasında 3’ünde yer aldı. O filmlerden birinin aynı zamanda yapımcısı olarak bir başarı hikâyesine imza attı.

Murat Cemcir…

Yaşadığı 3 büyük felaket, hayatında değişimlere neden oldu.

“Bulunduğu kıyılardan ayrılmaya korkanlar, okyanusun ötesindeki kutsal toprakları keşfedemezler” felsefesinden yola çıkarak, R. W. Emerson‘un; “Nasıl’ı bilenin daima bir işi olur. Niçin’i bilen, daima kendi işinin patronu olur” sözünde olduğu gibi, ‘Nasıl’ın yanına ‘Niçin’i de ekleyerek 2016’da TR 40 33 Productions’u kurdu.

“KENDİ BÜNYESİNDE BÜYÜK BİR RİSK BARINDIRIR”

Yapımcı da olduğu günlerde röportaj yaptığımda, “Gelecek kaygısından dolayı mı yapımcı da oldun?” şeklindeki soruma; “Tarihe mâl olmuş, her daim hayatımızda kalan filmler vardır. Tarihe bir şeyler kalsın, evladıma da bir şeyler bırakmak istiyorum. Ayrıca bir telif meselesi var. Evet, geleceğe yönelik maddi kaygılar da var. Çocukluğumda anneme, ‘Oyuncu olmak istiyorum’ dediğimde bana, ‘Boş ver oğlum. O işlerin garantisi yok’ derdi. Elbette yapımcılık, kendi bünyesinde büyük bir riski barındırır. O riske girmek için de kişide cesaret olması gerekir” şeklindeki sözleriyle; “Riski olmayan başarı, ışıldamayan zafere benzer” şeklindeki özlü söze de selam çaktı.

YAPIMCI KİŞİLİĞİYLE 9 MİLYON BİLET

Murat Cemcir, ‘Baba Parası’nda iki farklı karakteri canlandırdı.

2017’de çekilen ‘Çalgı Çengi İkimiz’ ile yapımcılığa adım atan Murat Cemcir, ardından sinema filmleri olarak; ‘Ailecek Şaşkınız’, ‘Baba Parası’ ve ‘Mahalleden Arkadaşlar’ı portföyüne ekledi. Bir de dijital platformlar için dizi…

Her şey yolunda gidiyordu.

‘Çalgı Çengi İkimiz’ için ilk filmin gişesinden % 4.584 artışla 2.798.016 bilet kesildi.

4 filmin toplam gişesi yaklaşık 9 milyon kişiye ulaşırken ‘Ailecek Şaşkınız’, Türk ve yabancı olmak üzere 637 filmin gösterime girdiği 2018’de toplam gişenin % 5.73‘ünü alarak yılın en çok izlenen üçüncü filmi oldu.

Sonra pandemi kurbanı filmlerden biri olan ‘Baba Parası’…

Pandemi nedeniyle yaşanan kapanmadan dolayı gişesi; 1.872.347 kişide kaldı.

FELAKETLER ÜST ÜSTE GELDİ

Murat Cemcir, ‘Baba Parası’nın pandemi kurbanı olmasından dolayı maddi ve manevi olarak yıpransa da proje üretimi konusunda planları sekteye uğramadı.

Ne var ki felaket, geldi mi üst üste gelir ya…

İşte öyle bir şey…

Önce annesi, sonra da kardeşi kansere yakalandı.

Annesiyle kardeşinin tedavisiyle ilgilenirken proje üretimini ertelemek zorunda kalan Murat Cemcir, şirketin yönetim işleriyle de ilgilenemedi.

Günlerden bir gün, şirketinde yapımcı ve yönetim kurulu başkan yardımcısıyla sorun yaşadı.

Murat Cemcir, yönetim kurulu başkan yardımcısının; şirketin bilgisi dışında kendisine verilen yetkiyle şirket çalışanlarına usulsüz avans kullandırdığını, şirket hesaplarından para çıkışlarının olduğunu, o paraların şüphelinin şahsi hesabına aktarıldığını, şirket kredi kartını; eğlence, yeme-içme, seyahat vb. gibi tamamen şahsi harcamalarına dönük kullandığını ileri sürdü. Şüpheli hakkında ‘hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma’ suçundan dava açıldı.

“SONRA GİDERLER… HAYAT BÖYLE BİR ŞEY”

Murat Cemcir, bütün bunların yanı sıra 2009’dan itibaren yarenlik ettiği rol arkadaşı Ahmet Kural ile ayrılık yaşadı. Aslına bakarsanız, birlikte rol aldıkları yapımların başarısı nedeniyle ‘İkili’, günümüzün ‘Zeki – Metin’i olarak kabul edilseler de bireysel olarak çalışmaya da hep sıcak baktılar.

Bunu, birçok kez; “Evet, iyi bir ikiliyiz ama bireysel çalışmalarımız da olmalı. Bireysel çalışmalarımız, ikili olmamıza engel değil” şeklinde dile getirirken hem birlikte, hem de bireysel çalışmalarda kamera karşısına geçtiler.

Aralarının açılmasının nedenini her ikisi de net olarak açıklamasa da sorunun Ahmet Kural’ın düğün davetiyesini mesajla göndermesi olduğu anlaşılıyor. Düğün davetiyesinin mesajla gönderilmesine içerleyen Murat Cemcir, Ahmet Kural’ın düğününe katılmayarak aralarının iyi olmadığını ilk kez o zaman gözler önüne serdi.

Murat Cemcir, Ahmet Kural ile aralarının açık olduğunu; “Ahmet, benim çok sevdiğim bir arkadaşım. Eski arkadaşım. Çok sevdiğim eski arkadaşım. Güzel şeyler yaşarsın, güzel maceralar yaşarsın sonra bir gün biter. İnsanlar hayatlarımıza girerler, eşimiz olarak girerler, arkadaşımız olarak girerler, annemiz babamız olarak girerler, sonra giderler… Hayat böyle bir şey.”

KISA SÜREDE GÖZDE BİR KONUMA SAHİP OLDULAR

Gerek sinema, gerekse TV yapımlarıyla kısa sürede mesleklerinde gözde bir konuma sahip olan Murat Cemcir ile Ahmet Kural’ın yarın , bir gün yeniden bir araya gelip gelmeyeceğini bilemeyiz. Olur ya; belki tahtlarına aday gösterildikleri Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın vakti zamanında yaşadıkları küslüğü sona erdirerek yeniden bir araya gelmeleri gibi bir durumun aynısını yaşarlar.

Bunun olup – olmayacağını ileri zamanlarda göreceğiz… Şimdi gördüğümüz ise Murat Cemcir’in bir yandan annesiyle kardeşinin hastalığı, diğer yandan şirketinde yaşadığı sorun nedeniyle hayata bakışında büyük değişim yaşaması. Öyle ki 3 büyük felaket Murat Cemcir’e yeni bir hayatın kapısını açmış. Tıpkı yazar Stefan Zweig‘in de dediği gibi; “Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştirirsin. Hepsi bu.”

Murat Cemcir, o değişimi, Mevlana’nın; “Dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım” özlü sözüne selam çakarak Habertürk HT Stüdyo‘da Mehmet Çalışkan’ın sorularını cevaplarken anlattı. Bir de yeni tiyatro oyunu ‘Büyük Âşıkların Sonuncusu’ndan söz etti.

“HAYAT, BU ARALAR GÜZEL GEÇİYOR”

• Hayat nasıl geçiyor?

Bu aralar güzel geçiyor, yeni işler yapıyorum. Yeni işler yapınca da onları yapmanın verdiği heyecan, mutluluk hormonu salgılamama sebep oluyor. Onu özlemişim… O anlamda çok güzel geçiyor. Geri dönüşlerini güzel alıyorum. Şu anda uzun zamandır hayal ettiğim bir işi yapıyorum. Çok güzel gidiyor.

“ANAYASA KRİZİYLE BERABER GİTTİ”

• Yeni işin, ‘Büyük Âşıkların Sonuncusu’ adlı tiyatro oyunu… Senin tiyatro geçmişin var ama uzun zamandır sahneye çıkmamıştın. Neden?

Tiyatro geçmişim var ama o dönem daha çocuk yaşlardaydım, yarı profesyonel, yarı alaylı olarak tiyatro yaptığımız bir dönemdi.

“BATTIK”

• Senin tiyatron da vardı. Anayasa krizinden sonra kapatmak zorunda kaldın değil mi?

2001’deki anayasa krizine kadar sürdü. Anayasa kriziyle beraber gitti. Oradan sonra tiyatroya ara verdim. Battık… O dönemki cumhurbaşkanımız ile başbakanımız arasındaki hikâyeden dolayı battık ama ekonomiyi öğrendim. Bir de galiba evren, benim tiyatro yapmama müsaade etmiyor. Sonra yazarlık kariyeri başladı. Sonra oyunculuk / komedyenlik / yapımcılık diye buralara kadar geldi… Pandemide bütün dünyada olduğu gibi bende de bir durulma oldu. Bir bırakıp, sakin olup; “Artık hayatının yarısına geldin, bir dur, sakin ol, bak, tekrar plan yap, ne yapacaksın” diye baktım. Günün sonunda oyunculuğun severek yapılması lâzım. Dayatmayla hikâye yazamazsın, oyunculuk yapamazsın. Severek yapıyor olman lâzım. “Ben, en çok neyi seviyordum” diye geçmişime bakıp muhakeme yaparken sahnede olmaktan korktuğumu fark ettim.

“BU KORKUYLA YÜZLEŞMEM LÂZIMDI”

• Neden korkuyordun?

O dönemki beklentilerle şimdikiler aynı değil… O dönem daha gençsin, gelecekten hiçbir kaygın ve korkun yok, bir kariyer yok ve her şeyi heyecanla yapıyorsun. İki kalas, bir heves. Her şeyi, hata yapma özgürlüğüne sahip olduğunu bilerek yapıyorsun. Kaybetme korkun yok. Onu fark ettim. “Korkumun sebebi acaba bu mu, bundan mı korkuyorum?” diye düşünmeye başladım. Çünkü şöyle şeyler olmaya başladı; ödül törenlerine gidiyoruz, ödül alıyoruz, ödül veriyoruz. Bir şekilde sahneye çıkıyoruz, titriyorum, heyecanlanıyorum, soğuk terler döküyorum. “Benim bu korkuyla acilen yüzleşmem lâzım” dedim. Bu böyle olmazdı… Bununla yüzleşeceğin en güzel yer de tiyatro sahnesi. Evvelden de bildiğim bir şeydi, “Şu anki bilgimle tiyatro görgümü birleştirebilir miyim?” diye öyle başladım. Bir de “Bu gözle, bu olgunlukla, bu tecrübeyle tiyatro yapmak nasıl gelir?” diye görmek istedim. Aslında bodoslama daldığım bir şey değil, bayağı bir düşündüm. Beceremediğin şey tehlikeli oluyor. Filmde şöyle bir şey var; yazıyorsun, çekiliyor, kurgusu var, orada bir disiplin var. Tiyatroda öyle bir şey yok. Sahnedesin ve seyirci de orada. Prova yapıyorsun ama olanı ya da olmayanı seyirci o an görüyor, o an reaksiyon gösteriyor. Alkışlamıyor, alkışlıyor, gülüyor, gülmüyor, heyecanlanıyor, heyecanlanmıyor, bir şeyler oluyor… Onu yönetme kapasitesinin bende olup olmadığını görmek istedim.

“YASEMİN OLAĞANÜSTÜ BİR KADIN”

• Gördün mü, karşılığından memnun musun?

Varmış… Andrey Tarkovski, sinema için ‘Mühürlenmiş zaman’ diyor. Biz bir şeyi yaşıyoruz, mühürlüyoruz ve orada bitiyor. Tiyatro öyle bir şey değil, anlık ve devam ediyor. Aynı diyalogları aynı monologları aynı duyguyla oynadığın akşamda, farklı bir salonda farklı bir seyirciyle aynı heyecanla oynama zorunluluğu tehlikeli bir şey. Sürekli bir adrenalin var. Haliyle orada da seyircinin takdirini o an gördüğün için benim için önemli bir meydan okumaydı. Tabii uzun bir prova süreci oldu ve çok iyi bir kadın oyuncuyla çalışıyoruz. Yasemin ile… Olağanüstü bir hanımefendi. Çok yetenekli çok disiplinli çok çalışkan. Sahneye de çok yakışıyor. Yasemin, hakikaten mahir bir insan, iyi de anlaştık, iyi bir kimyamız oluştu. Seyirci de bizi yakıştırdı.

“3 KADIN BANA TEHLİKELİ GELDİ”

• Yasemin Allen ile daha önce tanışıyor muydunuz?

Yasemin çok özel bir insan. Tanışmıyorduk… Oyunun orijinalinde üç faklı kadın var, yani toplamda dört oyuncu… Üç kadın bana tehlikeli geldi. Madem tiyatro yaparak sahneye çıkıp bir performans sergileyecektim yanıma güçlü bir partner lâzımdı. Çünkü çok zor bir metin ve iki oyuncuya ihtiyaç var. Bir de “Bir meydan okuma olsun, bir kadın olsun ki o üç kadını da birden oynasın” fikri gelişti. Yasemin’in filmlerini biliyordum. Bir dijital platformda ‘Erkek Severse’ diye bir işi var, o romantik komedideki yorumunu çok sevdim. Sonra metni bu hale getirince direkt Yasemin’i aradım. İletişime geçtik. Metni gönderdim, o da çok mutlu oldu. Sonra da buluştuk, bir araya geldik.

“TERCİHEN OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM”

• Yasemin’in kendisini yeterince değerlendirmediğini düşünüyorum. Bence çok fazla yapımda yer almıyor. Belki de kendi tercihidir… Bu konuda sen neler düşünüyorsun?

Tercihinin öyle olduğunu düşünüyorum. Buradakiler iyi… Yurt dışındaki performansları da çok iyi. İngiltere’de BBC için yaptığı bir dizi var, bazı kısımlarını izledim, çok iyiydi. Şöyle düşün; burası Türkiye. En basit bir örnek vereyim, bana birisi ‘Düğün Dernek’teki o rolü verir miydi? Necati ağabey, onu gördüğü için Necati Akpınar… Ama ondan bir tane var. O yüzden burası Türkiye, sınırlarımızı bilelim. Üretimle ilgili sınırlı bir yerdeyiz. Oyunculuk edilgen bir iş. Duruyorsun ve proje sana geliyor.

“ANNEMLE BABAMI DAVET ETMEDİM”

• Bireysel olarak iyi olabilirsiniz ama bir de ikili olarak uyumlu olmanın, izleyiciyi mutlu etmesinde de önemli bir payı var.

Var tabii… Mesela, ben prömiyere annemle babamı davet etmedim. “Heyecandan oynayamam” dedim ve onları ikinci oyuna çağırdım. Yaptığın işin takdirini kazanmak güzel bir şeymiş. Filmde şöyle bir şey oluyor; film yaptığımız dönemlerde filmin lansmanı ve tanıtımı için bizim kadar gezen başka bir ekip yoktu. Orada izleyicilerle birlikte izliyorsun; “Buraya gülüyor ya da gülmüyor” diyebiliyorsun ama tiyatroda o an görüyorsun. O yüzden o reaksiyonları görmek çok güzeldi. Bir de güzel eleştiriler aldık. Ve deneyimlediğim kadarıyla tiyatro şöyle bir şey, oynadıkça daha haz alıyorsun ve daha da güzelleşiyor. Mükerrer bir seyircisi olacak bir oyun bu… Ben hep oyundan sonra arkaya geçiyorum, salonda biraz seyirci kalıyor, onların yanına gidip, “Nasıl buldunuz?” diye soruyorum. Genel cevap; “Bir defa daha izlerim” oluyor. Bu da beni çok mutlu ediyor. Bu arada; eleştiri güzel bir şey. Eleştiri bizi biz yapıyor. O anlamda pozitif eleştirel aldık. Bir de oyun çok güzel bir oyun. Metin güzel bir metin; Neil Simon’ın yazdığı bir metin.

“TURNELERDE GÖRMÜŞTÜM”

• Anadolu turnesi olacak değil mi?

İlk başlarda hafif hafif yapalım ve görelim istedik. Tabii bir oyun düzenimiz olacak ama ayda 6 – 8 oyun sahneleyeceğiz. Anadolu turnesine tabii ki çıkacağız. Seyircilerin neye güldüğünü, neye gülmediğini o bahsettiğim tiyatro yaptığım dönemlerdeki turnelerde görmüştüm. 24’ünde Eskişehir’de, 25’inde Ankara’da sahneye çıktık. 30’unda da Bursa’ya gideceğiz. Yazın açık hava turnesi yapacağız. Bunlar çok güzel. Oradan aldığın enformasyon ve o paylaşım çok başka bir şey.

“EKONOMİK OLARAK BAKTIĞINDA ALAKASI YOK”

• Seyircilerin tepkisini canlı canlı almaktan daha fazla haz alıyorsun değil mi?

Tabii… Bir de şöyle düşün; ekonomik olarak, endüstriyel olarak baktığında alakası yok. Sen orada sanat yapıyorsun, oyuncu olarak kendini besliyor olman lâzım. Bu, güzel… Çünkü yenileniyorsun. Bu başka bir şey. O yüzden çok mutluyum.

“ADAM, THE KING”

Neil Simon (1927 – 2018)

• ‘Büyük Âşıkların Sonuncusu’, Neil Simon’ın kadın – erkek üzerine yazdığı bir oyun. Özellikle neden bu oyunu seçtin?

Aklımıza, Rusya deyince; Anton Çehov, Almanya deyince; Bertolt Brecht, İngiltere deyince; William Shakespeare gelir. ABD deyince de benim aklıma Neil Simon geliyor. Bir komedyen olarak, Neil Simon’ın oyunlarını çok seviyorum. Çok fazla oyun yazmış; 36 oyun… 15’i Tony Ödülü’ne katılmış, 5’i ödül kazanmış. Pulitzer Ödülü de almış, Mark Twain ödülü de… Adam ‘The King’ yani… Adam, ABD’nin William Shakespeare’i ve çok iyi diyalog yazıyor ve iyi de komedi yazarı… Kadın – erkek ilişkileri üzerine çok fazla oyunu var.

“CANLI SEYRETME ŞANSINA SAHİP OLDUM”

Yıldız Kenter (1928 -2019)

• Bir de zamansız ve evrensel olması da etkili değil mi?

Oyun; New York’ta geçiyor. Dilek Tekintaş dramaturgumuz, Nagihan Cemcir çevirmenimiz, çok güzel bir takım kuruldu. Haliyle o takım da evrenselleştirdi. ABD tiyatrosu, New York’ta geçiyor ama dünyanın herhangi bir yerinde oynanabilir; Malezya da olabilir, İstanbul da olabilir, Cakarta da olabilir, Moskova da olabilir. Ben, Neil Simon’ın dilini çok seviyorum, çok iyi bir dili var. Çünkü basit olan şeyi yapmak çok zor. Çok kolay gözüküyor. Bir gün Kozyatağı’nda oynadık, bir hanımefendi vardı; psikologmuş, akademisyen arkadaşlarıyla beraber gelmişler. Oyundan sonra sordum, “ ABD tiyatrosunu, Neil Simon’ın oyunlarını bilirim, bir psikolog olarak söylüyorum, o kadar evrensel bir şey yakalamışsınız ki… Ben sizi ‘Kardeş Payı’ndan, ‘Düğün Dernek’ten tanıyorum. Ne alaka? New York’ta geçen bir oyunun ne kadar bizden olabileceğini düşündüm ama altından çok iyi kalkmışsınız, ben çok sevdim” dedi. Bu beni çok mutlu etti. Bir de olay New York’ta geçiyor. Oyundaki karakterin orta sınıf bir restoranı var, ekonomik durumu çok iyi. Eşinin de keza öyle, buluştuğu kadınların da öyle. Ben Yıldız Kenter’in oyunlarını çok severdim. Hatta belgeselini seyredince gözlerim dolmuştur. Ve ben Yıldız Hanım’ı canlı seyretme şansına da sahip oldum. Tebrik için kulise gittim, “Merhaba” dedim. Ben Demetler kadar Enginler kadar şanslı değilim, onlar onun öğrencisi olacak kadar şanslıymışlar. Ben seyirci olarak seyrettim. Onların oyunlarını gördüm ve oradan hep bir feyz aldım. Çetin Tekindor’u, Selçuk Yöntem’i sahnede seyrettim. “Oyuncu olarak ve aynı zamanda bir komedi oyuncusu olarak bir komedyen supleksiyle bir şey yapayım” dedim ve karşılığını almış olmak beni çok mutlu etti.

“BANA ÖĞRETTİ”

• Yıldız Hanım hayatta olmasa da aslında öğretmenliği devam ediyor…

Bana öğretti; onda disiplini gördüm. Ben Tennessee Williams seyrettim. Bana seyrettirdi. Martin McDonagh seyrettirdi.

“ÇOK DA GÜZEL BİR KARİYER YAPTIM”

71’inci Cannes Film Festivali çerçevesinde düzenlenen Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Ahlat Ağacı’nın galası.

• Sinema ve televizyona ara vermiş gibi görünüyorsun, bu bilinçli bir durum mu yoksa…

Bilinçli yaptığım bir şey…. Ben otomotiv okudum ve bir banka CEO’su olmayı hayal ediyordum. Komedyen oldum. Hayat böyle bir şey. Çok da güzel bir kariyer yaptım. Nuri Bilge Ceylan ile film yapmak benim aklımda hiç yoktu. Ama kendimi Çanakkale’de tarlada onun çekiminde buldum. Çok da güzel bir film oldu. Müthiş bir senaryoydu. Sen planlar yaparsın ama önüne bir senaryo gelir, okursun ve “Evet” dersin. Ben oradaki doygunluk noktasına geldim. Ve sınırlarımızı bilmiyoruz, ben yeteneğimin ne kadar olduğunu yaradandan başkasının bildiğine inanmıyorum. Haliyle üretim tembelliği diye bir şey var. İnsan hep kolay olanı ister. İnsan hep kaybettiğinde isyan eder. İnsan böyle bir varlık… Biz, “Nasıl güzel rekor kırdık ama niye biz kırdık? dedik” düşündük ve niye kırdığımızı anladığımız için devam ettik ama bir ara “Ben bir durayım” dedim. Denzel Washington’ı seyrettim, onunki gibi bir kariyer var mı? Adam 60 küsur yaşında ve şu an ‘Macbeth’ yapıyor, tiyatro yapıyor, yönetmenlik yapıyor, yapımcılık yapıyor. O başka bir şey. O yüzden bir tiyatro, bir sanat yapmak istedim. Televizyon yapılır ama televizyon benlik bir yer değil. Platforma dizi yapılır, sinema filmi her zaman yapılır ama ne anlatacağın önemli.

“BU ARADA BOŞ DURMADIK”

• Kendini nadasa mı bıraktın? Bir de işin ekonomik boyutu var ki sen aynı zamanda bir de yapımcısın. Peki işin ekonomik yanında neler oluyor?

Bir durmak, bir sakin olmak lâzım. Yapımcı olarak ‘Etkileyici’ diye bir dizi yaptık, Gain’de yayınlanıyor. ‘Mahalleden Arkadaşlar’ diye Selçuk’un kitabının filmini yaptık. Çalıştığımız şeyler var, bu arada boş durmadık. Televizyona bir şeyler üretelim, platforma bir şeyler çalışalım, sinemaya ne yapalım? Sinemaya yapalım da ne yapalım? Ne yaparsak çalışır? Çünkü komedinin şöyle bir handikabı var; bugün güldüğün şeye üç sene sonra gülmeyebilirsin. Biz şu ana kadar yaptığımız her şeyi çok düşünerek yaptığımız için o yüzden onlar baki işler oldu. Bugün ‘Kardeş Payı’nı aç, izle, aynı heyecanla gülersin.

“KÖTÜ BİR FİLMİ YOK”

Şener Şen

• Komedyenler, izleyicilerle / seyircilerle kuşak farkı yaşayabiliyor mu?

‘Murder Mystery’, Adam Sandler ile Jennifer Aniston’ın filmi. Çok iyi bir film. Bu örnek bizde de var. Mesela, Şener ağabeyin (Şen) kötü bir filmi yok. Şener Şen o… Cem, hâlâ filmler yapıyor ve çok güzel. Ben komediyi çok seviyorum. ‘Büyük Âşıkların Sonuncusu’ oyununda da kendimi bir ABD tiyatrosunun içerisinde görmek istedim. ‘Düğün Dernek’, ‘Kardeş Payı’, tamam ama ben bir ABD tiyatrosunun içerisinde ABD’li orta yaşlı bir karakteri oynarken seyirciden reaksiyon alabilecek miyim, güldürebilecek miyim, bunu görmek istedim. Sen çağı yakaladığında, komedi zamansız bir şey oluyor. Sadece sosyo – ekonomik olayı yakalaman gerekiyor ve orası biraz zor. Yakalamanın yolu ne biliyor musun? Bir gazete okumak, toplumu takip etmek, insanlar ne izliyor diye bakmak. Onu görmek, anlamak, sindirmek, idrak etmek, ondan sonra da ortaya bir doktrin koymak ve onu yazmak gerekiyor. Ben şu anda planlamadığım bir hayat yaşadığım için 2 – 3 defa daha oturmam böyle. “Bir defa dur, dinlen” dedim ama şimdi “Devam et” diyorum.

“ONU GÖRMEDEN PLANLAMAK İSTEMİYORDUM”

• Eski Türk filmlerinin yeni versiyonlarını çekme planların vardı. O plan, varlığını sürdürüyor mu?

Öyle bir şeyler var. Şu anda çalıştığımız bir şey var. Ben tiyatronun benim için ne kadar mühim bir şey olduğunu fark ettim. Onu görmeden hiçbir şeyi planlamak istemiyordum. Pazartesiyi görmeden salıyı göremezsin ya… Tiyatro benim için pazartesiymiş. Onu gördüğümüz için haliyle şu an tamam, dedim. Ben haftada 3 – 4 sinema filmi izliyorum. Stüdyo filmi de izliyorum, arthouse da izliyorum. ABD’de neye gülüyorlar, İngiltere’de ne oluyor, Avrupa’da ne oluyor, Türkiye’de ne oluyor, hangi film çalışıyor, hangi film çalışmıyor, siyaseten ülkede ne oluyor, tarihsel olarak ne oluyor diye bir bakıyorum. Akıllı ve hoşsohbet arkadaşlarım var, onlarla, dünya nereye gidiyor, Türkiye nereye gidiyor, ne oluyor diye konuşuyoruz. Haliyle kendimizi ortaya bir şeyler koyacak bir noktaya getirdik.

“ARTIK GÜZEL HALE GELDİ”

• Konforlu bir alanın vardı. Oradan çıktın ve riske girdin. Anladığım kadarıyla “Riski olmayan başarı, ışıldamayan zafere benzer” özlü sözünde olduğu gibi bir düşünceye sahipsin…

‘Büyük Âşıkların Sonuncusu’nu 2 Mayıs; CKM, 11 Mayıs; Ataşehir DasDas, 15 Mayıs; Fişekhane, 16 Mayıs; BKM, 20 Mayıs’ta da Kozyatağı Kozzy’de oynayacağız. Ben de böyle bir karakter olduğu için her şeyi kontrol ediyorum. Bunların hepsi zihnimde o yüzden şu anda bu böyle güzel gidiyor. Haziranda da açık havaları gezeceğiz. Bu devam ediyor, oyun artık güzel bir hale geldi. Yasemin de ben de artık zevkini almaya başladık, eğlenmeye başladık. Çünkü rüştünü ispat edince, o korkunun hemen öbür tarafı olağanüstü bir mutluluk. En çok korktuğun şeyi atlattığın anki aldığın haz dünyadaki en değerli şey. Oralara yeni geçtiğimiz için mayıs seyircisi çok mutlu olacak. Oyun hep devam edecek. Oyunda benim en çok sevdiğim şey şu; karakter kırklı yaşlarının başında, liseye giderken tanıştığı ve âşık olduğu kadınla evlenmiş, New York Manhattan’da bir balık restoranı var, radyo metin yazarı olmak istiyor, evleniyor, birkaç tane çocuğu oluyor. Sonra, “Ben hayatım boyunca neden hiç risk almadım?” diyor. Tam da benim kendimle ilgili bunları düşündüğüm dönem, başka bir şey mi yapsam, güvenli alanımdan çıksam mı çıkmasam mı, diye düşündüğüm dönemde okuduğum bir metin. Metni 2019’da okudum ve etkilendim. Karakter, “Ben eşimi hiç aldatmadım, kavga etmedim, risk almadım. Ben eşimi aldatayım” diyor. Üç farklı zaman diliminde üç farklı kadınla eşini aldatmaya çalışıyor, çapkınlık yapmaya çalışıyor ama annesinin evinde yapıyor. İşte oyunun bizi eğlendiren kısmı da burası. Orada da kendisiyle yüzleşemediği bir yer var. Yine güvenli alana gidiyor, belki de isyan etmeye çalışıyor. O yüzden bu oyun, enerjisi yoğun bir oyun. 2 saatlik bir performans, 110 dakika, 2 perde… Üstümüzden oluk oluk terler akıyor. O yüzden devam etsin istiyorum ama onun yanında tabii ki başka şeyler yapacağız. Benim için sahne ve sinema; hanım ve kaçamak gibi…

“HAYATIM BOYUNCA BÖYLE DÜŞÜNDÜM”

• Kaçamak deyince, bir röportajında okudum. Aldatma ve aldatılmayla ilgili çok rahat konuşmuşsun…

Hayat böyle bir şey. Ben hayatım boyunca hep böyle düşündüm. Çocukken böyle düşündüğümü bilmiyordum, ergenken de bilmiyordum, gençken de bilmiyordum, gençliğimin ortasındayken de bilmiyordum. Hâlâ bilmiyorum ama felsefi bir yerden baktığımda “Bunu demek ki bu yüzden yapmışım” diyorum. Çünkü ben her oynadığım işi kendi hayatımdan yola çıkarak yapıyorum. Ben travmalarımla yüzleşiyorum. Korkularımla yüzleşerek yapıyorum. Haliyle de bildiğim şey bu olduğu için de o zamanlardan biliyormuşum. Zeki Demirkubuz’un çok güzel bir sözü var; “İnsanların hayatına birileri eş olarak, ortak olarak, patron olarak, evlat olarak girerler, sonra giderler.” Hayat da böyle bir şeydir. Dolayısıyla Zeki Demirkubuz’un filmlerinden söylediğim bir şey bu… Zeki ağabey çok büyük bir sanatçı olduğu için bunu söylüyorum. Nuri Bilge Ceylan’ın da ‘Ahlat Ağacı’nda şuna benzer bir cümlesi vardı; “Başımıza gelen talihsizlikleri acınacak duruma sokarak değil de bizim aydınlanmamız için bir araç olarak gördüğümüzde, başımıza gelen her şey anlamlı olur.”

“PARADOKSAL KISMI BURASI”

Charlie Chaplin (1889 -1977)

• Sonuçta şu andaki biz, yaşadıklarımızın hepsinin toplamı…

İşte paradoksal kısmı burası. Charlie Chaplin; “Hayat çok yakından baktığınızda trajiktir ama uzaktan baktığınızda, genel resme çıktığınızda komedidir” diyor. O an yaşarken üzülüyoruz, kırılıyoruz, öfkeleniyoruz ama bittikten sonra şakasını yapabilecek kıvama geldiğimizde eğleniyoruz. O yüzden beni bu oyunda kendimle ilgili en çok mutlu eden şey, görmek istediğim şey o oldu. ‘Ahlat Ağacı’nda oynadığım karakterin oğlu KPSS sınavına girecek. Hanımı da komşudan borç para almış, çocuğa veriyor. Benim oynadığım adam da onunla beraber gidiyor ve o paranın derdinde. O kadar acıklı, o kadar dokunaklı bir sahne ki o… Adamın o acınası haline ama aynı zamanda hayatla kurduğu o güzel ilişkiye baktım. Kendimi orada göremedim. Oynaması o kadar zor bir sahne ki “Ben bunu becerebilir miyim? dedim. Sonra da “Ben bu sahneyi oynamak istiyorum. Kendimi görmek istiyorum” dedim.

“BENİ AYDINLATAN FİLM ‘ÇALGI ÇENGİ’DİR”

• ‘Ahlat Ağacı’, o ana kadar farkına varmadığın özelliklerinin, yeteneklerinin farkına vardığın bir film mi oldu? Yani seni aydınlatan bir film miydi?

Beni aydınlatan film ‘Çalgı Çengi’dir. “Bir sinema filminde başrol oynamalıyım” diye bir hayal kurdum ve film hiç iş yapmadı. Sonra kendime, “Yanlış hayal kuruyorsun, önce bir hayal kurmayı öğren” dedim. ‘Çalgı Çengi’ çok güzel bir film. Bir hocam vardı, usta dediğim insanlardan, “Oyunculuk saklama sanatıdır” derdi. Ben onu önce anlamadım. İnsan kendi sınırlarını, kabiliyetlerini bilir, sen kendini bilirsin. Topluma sattığın sen varsındır, yakın çevrene sattığın sen varsındır, yalnız kaldığındaki sen varsındır. İnsan kendini bilir. Hayata karşı da açık fikirli olursan o zaman şu oluyor; her şeyi de göstermeyeyim, yeri geldiğinde göstereyim, diyorsun. Sonuç olarak; ‘Çalgı Çengi’ beni aydınlatan filmdir. Hayatta insanın aydınlanmayla ilgili 2 – 3 defa şansı olduğuna inanırım. O dönem benim için milattır. Bu da ikinci dönemim.

“HAYAT BU… DAYAK YİYECEKSİN KALKACAKSIN”

• Sen zor günler geçirdin, annenle kardeşin büyük bir hastalık atlattı. Şirketle ilgili sorunlar da yaşadın. O dönemler seni nasıl etkiledi?

Komedyenliğin bana verdiği yetkiye dayanarak söylüyorum; mizah varsa hayat devam ediyor. Hayatın kendisi zaten mücadele. Bu gibi deneyimlerle, bu gibi olaylarla karşılaştığında anlıyorsun bunları. İşim de işim, kariyerim de kariyerim diyorsun sonra annen hasta oluyor ve oturuyorsun. 8 tane de filmin olabilir ama bir tane annen var. Sonra o iyileşti diyorsun, bir tane kardeşim var. Bu sefer de o hasta oluyor. O zaman “Ben bir durayım” diyorsun. İşle ilgilenemiyorsun… Benim ‘Banker Bilo’ gibi bir hikâyem var. İzleyenler bilir. Charlie Chaplin’in, “Yakın planda bakıldığında hayat bir trajedi, uzak planda bakıldığında ise komedidir” şeklindeki lafına geleceğim. Oturup düşündüğünde, hayatta neyin değerli olduğunu anlarsın. Bence birincisi, en önemlisi aile… Hatta başka hiçbir şey yok… Bir de benim anneannem de aynı rahatsızlıktan rahmetli oldu. Annemde de aynı rahatsızlıkla mücadele ediyor, kız kardeşim de öyle. Birinci evrede yakaladık. “Anne hastasın” diyorum. “Bir şey olmaz” diyor. “Çok güzel mücadele ettik, yendik” gibi düşüncelere inanmıyorum. Bunlar büyük laflar. Daha hiçbir şeyi yenmedik. Hayatın kendisini şöyle görüyorum; “Biz hayata geldiğimizde içimizdeki iyi ve kötünün savaşıyla mücadele ederek hayatımızı geçiriyoruz. Hayat bu, dayak yiyeceksin, kalkacaksın, devam edeceksin, eşin çocuğun hastalanacak, sen hastalanacaksın, birileri ölecek.” Ben veya onlar bilmiyorum, hayat böyle bir şey. O yüzden orada neşeli ve şefkatli olmanın, doğru dostlar, iyi dostlar biriktirmenin, ailenin, akrabalığın önemi çok önemli. Ben güzel bir çocukluk geçirdim. Neşeyle, saadetle büyüdüm ve güzel hallettik. Şimdilik güzel gidiyor. Bununla ilgili şaka yapacak noktadayız. Kendi içimizde güzel şakalar yapıyoruz.

• Şirketle ilgili sorun yaşadığında büyük zarar ettiğini duydum, doğru mudur? Şirketle ilgili yaşadığın sorun sana ne öğretti?

Sen güzel haberler yapıyorsun. Geçen gün yazını okudum, çok güzeldi. O haberinden söz etmek istedim. Soruna gelince; Rakam vermeyeyim…. Evet, şirketle ilgili çok büyük zarar ettim. Hayat böyle bir şey, dostunu tanıyorsun… Dostunu tanımadığını anlıyorsun. Şirketle ilgili yaşadığım sorun bana liyakatın önemini bir kez daha gösterdi. “Bu arkadaşımı çok seviyorum, gelsin bu işi yapsın” olmuyor. Ehliyet ve liyakat çok önemli. Şu an ülkenin sorunu da bu zaten. Siyasetten bağımsız söylüyorum, liyakatsiz bir ülkede yaşıyoruz. Biz üniversitede dost kazığı diye bir oyun oynardık, benim için de öyle bir şey oldu. Açıkçası çok da ilgilenmiyorum. İşin hukuki tarafı devam ediyor. Adaletin kestiği parmak acımaz. Onu göreceğiz ama ben o meseleyi hallettim.

“EVREN BANA DEDİ Kİ…”

• Psikolojik olarak mı hallettin?

Onu bitirmediğinde bir şey üretemiyorsun. Yazamıyorsun, yazdıramıyorsun, dünya kuramıyorsun. O bekleme ve çalışma döneminde bunca dertle uğraşırken bir şey yazmak zor. O yüzden özenerek yapman lâzım. Bunu niye diyorum? Çok da zor değil aslında. Çünkü Nâzım Hikmet, hayatı hapislerde geçmiş. Baktığında benimki dert değil. Hayat… Geldi mi, öyle üst üste gelir. Ben işimi o kadar hayatımın merkezine koymuştum ki… Beni biliyorsun, çalışkan bir adamım. Evren bana; “Cemcir, hiçbir şeyi bu kadar hayatının merkezine koymayacaksın” dedi. Ben bunu anladım. Hayatta denge çok önemli. Devam ediyor olman lâzım. Düşündüğünde, benim derdim beni bağlıyor, bunu izleyen / seyreden kişileri bağlamıyor. Ben seyirciyim ve Murat Cemcir’i izleyip gülmek istiyorum, bana bir şey anlatsın istiyorum. Ben de “Tamam, alacağım dersleri aldım. Güzel hikâyeler anlatmaya devam edeceğim” dedim. Şimdi de çalışma zamanı geldi. Annem daha fazla işimi görsün istiyorum, kız kardeşim daha çok işimi görsün istiyorum.. Üç senedir, hayatı rölantiye aldığımız süreçte karınca gibi çalıştık, yazmaya devam ettik. Şimdi onları yavaş yavaş görmeye başlayacağız. Tiyatro onların ilkiydi. 2025 gibi birçoğunu izlemeye başlayacağız.



Source link

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*